SİZDEN GELENLER
ÇOCUĞUM OBEZ Mİ OLACAK?
Bugün ofiste arkadaşlarımla ayak üstü sohbet ederken, 2 yaşındaki kızımın babasına akşam gelince “bana ne getirdin?” diye sorduğundan bahsettim. Babası da bazı günler eve gelirken yanında küçük çok zararlı olmayan ama masum da olmayan- çikolata gibi hediyeler getiriyor dedim. Yeni evlenmiş olan arkadaşım, kızıma çikolata yedirmeme çok şaşırdı. Ben de “Bu daha bir şey mi? Bazı günler öğleden sonra bakıcısıyla ya da hafta sonu ikimiz birlikte çay demleyip, kek, kurabiye gibi çok lezzetliJ yiyeceklerle çay saati yapıyoruz” diye devam ettim. Arkadaşım, çocuğumun obez veya şeker hastası olmasından endişe ettiğini söyledi, ben de korkacak bir şey olmadığını, çocuğumun karbonhidrat veya şeker bağımlısı olmadığını elimizden geldiği kadar sağlıklı beslemeye çalıştığımızı söyleyerek bir gün önce bilgi almak için gittiğim kreşin her gün yaptığı çay saati menüsünü göstererek kendimi savunmaya çalıştım.
Devamında farklı bir konuya geçtik ama
80’li yılların başında doğmuş X ve Y kuşağı karışımı, biraz yerel biraz evrensel melez bir anne olarak, sohbetten sonra beynim bu konu ile meşgul olmaya devam etti. 26 aylık, akranlarına göre oldukça uzun boylu ve kilosu yerinde olan bir kızım var. Kızıma, 18 aylık oluncaya kadar çok zorluklarla anne sütü verdim (ayrı bir yazı konusu). Ek gıdaya 5 aylıkken yoğurt, meyve suyu gibi sıvıya yakın besinlerle başladım ve yavaş yavaş tüm gıdaları tattırdım. Kızım bir yaşına gelene kadar tuz ve şeker konusunda çok katıydım ama sonra düşünmeye başladım. Tabii ki şeker ve tuz çok zararlı ama kimseyi de tatsız tuzsuz yemeklere mahkum etmeye hakkım yok diye bir felsefe geliştirerek, bizim yediğimiz yemeklerden de kendisine tattırmaya başladım. Şu anda kızım büyüdü, kesinlikle çok iştahlı bir çocuk değil ama ben de peşinde yemek yesin diye dolaşmıyorum. Yaklaşık 6 aydır, “O da bir çocuk ve sevdiği yiyecekleri seçme hakkı var” diye düşünerek kendisine hangi yemeği istediğini soruyorum ve tercihine göre tabağına istediği yemeğini koyup kendisinin yemesine izin veriyorum. “En doğru”, “en mükemmel” olduğumu iddia etmiyorum ama bence bu şekilde ikimiz de daha az yoruluyoruz. Felsefem şu şekilde; ısrar etme, isteklerini söylemesine izin ver, seçim yaptır, sınırları belirle ama belli etme… İletişim araçlarının ve teknolojinin yaşantımızın kontrolünü büyük oranda eline geçirdiği günümüz dünyasında her gün mükemmel çocuk yetiştirmenin yolları, özgüvenli çocuk nasıl yetiştirilir, doğru okul nasıl bulunur, en iyi bakıcı nasıl seçilir, çocuğunuz en iyi nasıl beslenir gibi konularda çeşitli yazılar okuyoruz, programlar izliyoruz. Çok tecrübeli bir anne değilim, hatta tecrübesizim ama gözlemlediğim ve yaşadığım kadarıyla çocuklarla ilgili gündelik konulara gereğinden çok kafa yormak, dünyada kendi çocuğumuz/çocuklarımızdan başka kimse yokmuş gibi davranmak, sürekli en doğal, en sağlıklıyı bulmaya çalışmak annenin erken yaşlanması ve çocuğun takıntılı bir narsist olmasından başka hiçbir işe yaramıyor. Geçtiğimiz yıl, bir köy evine konuk olmuştum. Gittiğim ortamda pek çok kadın vardı ve çoğu torununu büyütüyordu. Bana da çocuğumu kime baktırdığım, anneliğe alışıp alışmadığım gibi sorular sordular. Ben uzun ve detaylı cevaplar verirken, ortamdaki biri şöyle dedi: “Bacım, bizim çocuklarımızda iştahsızlık olmaz. Biz ne yersek onlar da yerler.” İşin sırrı buradaydı. Çocuklarımız da bizim gibi birer bireydi ve Kaf Dağı’nda yaşamalarına gerek yoktu. Büyük bir kısmımız evimizde doğru dürüst yemek yapamıyorken, ilk fırsatta dışardan yemek söylüyorken çocuklarımıza evde, aileyle yemek yeme kültürü vermeye çalışmak yerine en kolay ne ise onu yapıp, işi doğal sağlıklı yaşam şovuna döküyoruz. Aslında durum çok basit: Çocuklarımızda küçük birer insanlar, doğaüstü veya mükemmel değiller. Hormonal nedenlerden kaynaklanmayan obezitenin, abartı yemek yemekten (çoğunlukla psikolojik nedenli) veya içeriğinde çok fazla şeker ihtiva eden yiyecekleri sürekli tüketmekten ya da hareketsizlikten kaynaklandığı araştırmalarla ispatlanmışken; çocuklarımıza normal bir birey olarak beslenme kültürü kazandırmaktan daha önemli bir şey olamaz diye düşünüyorum. Ama hala da sormaktan kendimi alamıyorum: Acaba en doğrusunu yapıyor muyumJ
DOĞADAN KOPUK
Evde salyangoz besleyen bir çocuğunuz olsa nasıl tepki verirdiniz? Büyük bir ihtimalle salyangozun evde beslemeye uygun bir hayvan olmadığını anlatmaya çalışırdınız ve gene büyük bir ihtimalle bunu söylemenizin nedeni yaban hayvanlarının evcilleştirilmesinin doğru olmadığını düşünmeniz olmazdı.
Çocukların, okul çağının ilk yılları dahil, hayvanlara karşı merak-sevgi karışımı yoğun bir ilgisi vardır. Bu ilgi, çocuk büyüdükçe anne babanın da desteğiyle azalır ya da tek bir hayvan – genellikle kedi ya da köpek- üzerinde yoğunlaşır. Buna karşılık, belki de bir hayvan gibi tepki veremeyip hareketsiz olduklarından, toprağa, ağaca ya da suya olan ilgisi sınırlıdır. Zaten teklifsizce suya giren, toprağı avuçlayan çocuk, sistematik olarak ebeveynleri tarafından küstürülmektedir. Üstünü ıslatma, çamura basma, otlara oturma derken çocuk tarif edemediği bir bıkkınlıkla, farkında olmadan doğanın beş elementiyle olan ilişkisini sınırlar. Sonrasıyla malum: Bebeklik-Çocukluk arası dönemde doğayla iletişimi kopunca diğer iletişim araçlarına dadanır: TV, telefon, tablet v.s. Çocukların sanki başka bir seçenekleri kalmış gibi her nedense ebeveynler çocuklarının teknolojik oyuncaklara yoğun ilgi göstermelerine şaşırır.
Hayatın hızlı geçen ve hatırlanmayan ilk yıllarında sadece anne bilir doğruyu, sonrasında bir haçlı seferi başlar, çocukta oluşan bu karakterle ergenlik yılları boyunca cenk eder yeni çocuk.
Hatırlanmayan yıllar bitip okul çağı gelince-bu arada çocuk kulaktan dolma, sürekli bir okul lafı duyuyordur-kendini beton bahçeli, tel örgülü sıkış-tepiş binalar içinde bir sürü akranıyla bir arada bulur. Hemen hepsi aynı cendereden geçmiş çocuklar, okul denilen bu alanda anneden daha beter sıkı ya da ilgisiz bir şahsiyetle tanışır: Öğretmen! Bu korku yuvasında çocuğun gözünde ilahlaşıverir.
Bir yetişkin olarak üç aşağı beş yukarı böyle okullarda okuduk. Hayatımızın en önemli yıllarını betonarme binaların ruhsuz sınıflarında, toprak yoksunu bahçeleri kaçmayalım diye dikenli tellerle çevrili okullarda geçirdik. Doğayı tahtada öğrendik. Tüm çocukluk ve ilk gençlik yılları böyle geçtikten sonra gel de yağmurda ıslan, ıssız bir ormanda çadırda kal, gel de doğanın yaşamın kendisi olduğunu anla, anlat! Gel de vaktinin çoğunu, bırakın ağaçlık bir alanda açık hava da bile geçiremeyen çocuklara yazıklanma.
Kendi yarattığımız duvarlar arasında hem zihnen hem fiziken doğadan uzakta kaldık. Sudan nefret eden kediler bile yağmurda bizden daha çok ıslanıyor. Doğadan korkutulmuşuz; soğukta sıcağı, sıcakta serini istiyoruz koşulsuzca. Her yıldırımın bize düşeceğini, her ormanda vahşi kurdun bizi ısıracağını sanıyoruz. Bu korkudan da kaynağını mahvederek kurtulmaya çalışıyoruz.
Çocukları, henüz çocuklarken, buluşturmamız gereken doğanın bize bir çıkar sağladığı için değil, kendiliğiyle bir değeri olduğu gerçeği. Zira ne zaman çocuklara neden doğayı korumalıyız gibi yavan bir soru sorsak bize temiz hava verdiği için, yiyecek sağladığı için gibi cevaplar alıyoruz. Oysa Tolstoy’un dediği gibi ‘Eğer iyiliğin bir nedeni ya da ödülü varsa o artık bir iyilik değildir. İyilik sebep ve sonuç zincirinin dışındadır. Doğaya olan tutumu Tolstoy’un iyilik tanımıyla bağdaşan bir insanlık oluşturamamak insanın kendine yakıştırdığı ‘insanlık’ tanımına sığar mı?
Yazının başındaki soruya dönersek, salyangoz besleyen çocuğumuz bir süre daha çocukluğuna verilerek salyangoz besleyecek ve sonrasında annesinin hırsıyla kendini sorulara verecek, başarı uğruna. Yetişkinliğinde salyangozuyla ilgili içinde bir ukde kalırsa vebali ‘insanlığın’ boynuna…
ÇOCUK ve ASTRONOMİ
Çocuklar, her şeyden önce, meraklı canlılardır! Şöyle ki, doğumdan itibaren hatta anne karnında doğuma yakın zamanlarda bile bu meraklılığı görebilirsiniz. Örneğin; seslere karşı ilk tepkileri, nesneleri takip etmeleri ve nereden geldiklerini bulmaya çalışmaları, sonrasında ilk soruları, her şeye “bu ne?” demeleri, daha da sonrasında nesneleri her türlü test etmeleri… Tüm bunlar ve daha birçok sayamadığım fakat sizin rahatlıkla gözlemleyebildiğiniz örnekler çocukluğun gerçekten merak konusunda insan hayatının en etkin dönemi olduğunu bize kanıtlar.
Çocuklar, öğrenmeye açık, istekli ve ısrarcıdırlar. Bu nedenle, bebeklik döneminden itibaren kendilerini ifade edebilecekleri alanlar ararlar. Bu alanlar birçok faktöre bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Bazı çocuklar renklere karşı bir hassasiyet geliştirebilir, bazıları şekillere karşı, bazıları da ritimlere karşı; bunu yaşadıkları ortam ve diğer çevresel etmenlerin yanı sıra ailenin tutumları, sahip oldukları biyolojik ve sosyolojik birikimler de etkiler. Çocukların eğitiminde ebeveynlere düşen en büyük görev de bu alanları isabetli bir şekilde fark etmektir belki de, çünkü birçok yetişkin kendisini ifade edebilecek alanları maalesef çok geç keşfediyor.
Astronomi, çocuklara kucak dolusu ifade alanları açar. Böyle sıcak bir mesaj vermekte ki zaten;
gerçekten insanların ilk kültürlerinden itibaren görüyoruz, bilimin temelleri ve insanın kendini ifade edişi neredeyse astronomi ile başlamakta. Merak duygusunun en çok karşılık bulduğu şey gökyüzü olmuştur en başında. İnsanlar ışıksız bir gecede muazzam bir parıltıya sahip gökyüzüyle haşır neşir olurlar ve başlar hayaller, ardından neden soruları ve işte bilimin temelleri.
Çocuk eğitiminde astronomi ile ilgili etkinlikler ve verilebilecek basit kavramlar, onların bu konulara ne kadar açık olduklarını ve öğrenmeye karşı nasılda ilgili olduklarını göstermektedir. Bir etkinlik örneği olarak, ana sınıfı öğrencileriyle yapılan bir atölye çalışmasında çocukların her birinin etkinliğe katılımının ve hayal güçlerinin şaşırtıcı düzeyleri ebeveynleri oldukça etkilemiştir. Bu çalışmada, özetle, öğrencilere üzeri yıldız şeklinde raptiyeler verilmiş ve her birinin önlerine mantar panolar yerleştirilmiş ardından paket lastikleri dağıtılmıştır. Eğitmenlerinin gösterdikleri örnek bir çalışmada takımyıldızı kavramı, raptiyelerin rastgele dizilmesi ve ardından paket lastiklerinin bu raptiyeler arasına gerilmesi sonucu oluşturulan şekiller olarak aktarılmış ve her öğrencinin kendi takımyıldızını yapması istenmiştir. Sonuç, görülmeye değer.
Astronomi, çocuklar için olduğu kadar insanların tüm yaş dönemlerinde ilgi çekici ve merak uyandırıcı olmuştur.
Eğitim kurumlarında astronomi ile ilgili yapılabilecek etkinlikler için, internet ortamından birçok örneğe ulaşılabileceği gibi, bu konularda toplumun bilinçlenmesi adına gönüllü çalışmalar yapan birçok gökbilimci de bulunmaktadır. Ayrıca yayınevleri de her yaş dönemine uygun yayınlar yayımlamaktadır.
Çocuklar, merak eder, soru sorar. Onlara öğrenebilecekleri alanlar açalım.
Saygılarımla…
Raşit YETKİNER
Fen Bilimleri
Öğretmeni
ÇOCUKLARLA OYNAYABİLMEK
Her yerde, herkes çocukların digital oyuncaklarla oynamasından bahsediyor, şikayet ediyor, hatta bağımlılıktan bahsediyor. Evet, TV den sonra diğerleri geldi. Ve erişkinler hepsini neredeyse doğar doğmaz onların eline verdi. Kimi zaman kolay olduğu için, kimi zaman onların gelişimine katkısı olduğuna kendilerini inandırdığı yaptılar, yapıyorlar. Ama daha önemlisi onlara örnek oluyorlar ve çocuklarıyla iletişim şanslarını kaçırıyorlar. Yan masada oturan iki çocuklu aile, büyük çocuk 5 diğeri 4 yaşında gibi duruyor. Büyük olanın elinde bir Rubik küp var. Onu yapmaya uğraşıyor ve bir kısmını yaptığı an bunu annesi ile paylaşamaya çalışıyor. Oysa annesi masaya oturur oturmaz cep telefonundan facebook sayfasına girmiş, onu okuyor, çocuklara bir kez bile bakmadığı için kendisine gösterilmeye çalışılan küpün farkında bile değil. Çocuk annesinin elini tutarak yeniden deniyor ama anne elini kurtarıp, gözünü telefondan ayırmadan “Tamam, anladım” diyor. Çocuk hayal kırıklığı içinde küpe bakıyor ve
..Benzer bir manzarayı başka mekanda izledim. Anne ve 10 yaşlarındaki kızı tam bir saat yan yana oturdular. Anne sürekli telefonundan facebookta gezindi. Kızı arada konuşmaya çalışsa da, annesinin dikkatini çekemeyince sustu. Kalkıp uzaklaştı, geri döndü. Anne hiç fark etmedi. Bir saat içinde tek iletişim kurduğu an kızının fotoğrafını çekti ve hemen paylaştı. Altına ne yazdığını çok merak ettim. İki çocuğun elinde de telefon yoktu. Ama olsa, onlar da sadece onunla oynayacaklardı. Oysa çocuklarla konuşmak hele oyun oynamak, iletişimi oyunla gerçekleştirmek hem çocuğun gelişimi için, hem de aile ilişkileri için çok önemlidir. Oyun çocukla iletişimdir. Günümüzde çocuğu ile iletişim kurma yolları arayan aile için oyun bulunmaz bir ortamdır. Çünkü:
• Oyun ortamı çocuğun kendini ifade etmesi için doğal bir ortamdır.
• İletişimini ve kendi duygularını ifade etme olanağını arttıran bir ortamdır.
• Oyun sırasında, erişkinler çocuğu gözleyerek onu daha iyi anlayabilir, onunla sözel olduğundan daha rahat iletişim kurar.
Bunları bildiğimizde çocuklarımızla oyun oynamanın, sandığımız gibi sadece onları mutlu etmek, vakit geçirmek için öylesine yapılan bir işlem olmadığını anlayabiliriz. Çocuğumuzla oyun oynamak yalnızca onun için değil, bizim için de önemlidir. Onu anlayabilmek, onun dünyasına girebilmek için en etkin ve eğlenceli yoldur. Çocuklar oyunlarına karışılmasına, yönlendirilmesine kızarlar. Yapılması gereken onun oyununun bir parçası olmaya çalışmaktır. Unutmamak gerekir ki bizim için sahte olan oyun alanı onun için gerçektir. Onun fincanındaki çay sıcak ve içilmek içindir. Onun sattığı kalem, siz elinde göremeseniz de vardır ve sizin de ona sadece ikinizin görebileceği, kalemin bedeli olan parayı uzatmanız gerekir. Çocuklarımız hakkında endişelenirken, teknolojiyi suçlarken kendimize bir dönüp bakmakta yarar var. Nasıl örnek oluyoruz? Asıl bağımlı olan kim? Ve en önemlisi biz bir aygıt olmadan oyun oynamanın zevkini biliyor ve onu paylaşmayı becerebiliyor muyuz? PROF. DR. BENGİ SEMERCİ



